W3C

  • Feed RSS 2.0
  • Feed ATOM 1.0
  • Feed RSS 2.0

Texte libre

St Jean BaptVaftizci aziz Yahya

Chasteté et la lutte contre les pensées charnelles :
- Saint Jean le Précurseur (sa synaxe)
- Saint Dimitri le Megalomartyr (sa vie)
- Saint Moïse le Hongrois
- Saint Jean aux longues souffrances
- Saint Théodore de Byzance, Martyr
- Saint Ignace de l'Athos, Martyr
- Sainte Thomaïs
- Saint Martinien
- Saint Basile de Mangasée
- Sainte Marie l'Egyptienne (sa vie)
- Saint Joseph le Patriarche
- Sainte Suzanne
- Sainte Anysia la Vierge-Martyre

Troubles psychiques :
-
Saint Nahum (sa vie)
- Sainte Anastasie (sa vie)
- Saint Gérasime de Céphalonie, pour les possédés.

Afflictions :
- Saint Job aux Longues Souffrances
(sa vie)
-
Saint Eusthate et sa famille (sa vie)
-
Saints Quarante Martyrs de Sébaste (leurs vies)
- Saints Quarante Martyrs d'Amorium
- Saint Pimène aux Longues Souffrances des Grottes de Kiev

Situation, entrevue difficile :
- Saint Prophète David
(sa vie)
- Saint Patrick d'Irlande (sa vie - sa prière)

Empoisonnement :
-
Sainte Anastasie (sa vie)

Secours spirituel, consolation, componction :
-
Saint Ephrem le Syrien (sa vie)
- Saint Alexis l'Homme-de-Dieu (sa vie)
- Saint Séraphim de Sarov (sa vie)

Pour une bonne fin de vie :
-
Saint Archange Michel (sa synaxe)
-
Saint Niphon, Patriarche de Constantinople

Cancer :
- Saint Nectaire d'Egine (sa vie)

Procès, captivité :
- Saints Onuphre le Grand et Pierre de l'Athos (la vie de St Onuphre)
- Saint Georges le Megalomartyr (
sa vie)
- Saint Syméon le Theodoque (
sa vie)

Détresse, pauvreté :
- Saint Nicolas (sa vie)
- Saint Martin de Tour (sa vie)
- Saint Jean l'Aumonier (sa vie)
- Saint Jean de Cronstadt

Peste :
- Saint Charalampos (sa vie)
- Sainte Marina (sa vie)
- Saint Bessarion (sa vie)

Magie, démons :
-
Saint Cyprien et Sainte Justine (leur vie)
- Saint Théodore Sycéote
- Saint Métrophane de Voronèje

Fransizca bilenler için geçici olarak asagidaki siteye basvurmalarini salik veririm :

http://monastere-orthodoxe.chez.tiscali.fr/pages/saintsainvoquer.html

 

Recommander

Cliquez ici pour recommander ce blog

Calendrier

Juillet 2008
L M M J V S D
  1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31      
<< < > >>

Mardi 7 décembre 2004

İnsanların çağlar boyunca hayran kaldıkları büyük eserler, asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir. Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır.

Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri "Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?" sorularına cevap aramışlardır.

M.Ö. 4. yüzyılda Sidon'lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı "Dünyanın Yedi Harikası" olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:

 


Antipatros'un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.

Ne yazık ki bu eserlerden günümüze sadece Mısır Piramitleri ulaşabilmiştir. Diğerlerinin ise kısmen kalıntıları bulunabilmiş ve hatta bazıları tamamen yok olmuşlardır.

Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler "Dünyanın Yedi Harikası"na denk başka eserler olduğunu ve bu sayının arttırılıması gerektiğini dile getirmişler, Çin Seddi'ni, Ayasofya'yı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Tac Mahal'i, Sultanahmet Camii'ni ve diğer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.

Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre bir sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın harika sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez.

 

par Dursun GURSOY publié dans : Kültür
ajouter un commentaire commentaires (0)    créer un trackback recommander
Mardi 7 décembre 2004
Fener Rum Patriği Bartholomeos Bey’in boyunu ve haddini aşan işler yaptığına birkaç yazımızda işaret etmiş ve bu sorumsuz  papaza birilerinin dur demesi gerektiğini belirtmiştik.
        Çünkü bu Rum Papazı, uluslararası antlaşmaları ve Türk kanunlarını hiçe sayarak kendini Ekümenik olarak değerlendiriyor ve Roma’daki Vatikan Devleti’ni yöneten Papalık benzeri bir devlet olma hedefine koşarak ilerliyor. İstanbul’un göbeğinde Fenerde kurulacak Din Devletinden dünyadaki bütün Ortodoksları yönetmek istiyor.
        Bu işlerin istemekle olmayacağını, kanuni bir dayanağı ve kabul edilebilecek mantıki bir gerekçesi olmadan bu isteğinin gerçekleşmeyeceğini bu papaz bilmiyor mu ? Mutlaka biliyor. Ama buna rağmen siyasi ihtiraslarına gem vuramadığından hem kendisini ve hem de temsil ettiği Rum cemaâtini bu büyük yanlışına alet ediyor.
        Rum Ortodoks Papazının son birkaç yıldır dilinden düşürmediği önemli bir konu var. O’ da Heybeliada Ruhban Okulunun yeniden açılması. Bu papaz tutum ve davranışları ile dünya kamuoyunda öyle bir hava yarattı ki, Türkiye’deki Rum vatandaşlarının din adamlarını yetiştiren okullarını Müslüman Türkiye Yönetimi kapatmış.  İşte bu yüzden Rum Ortodoks kardeşlerimiz dini vecibelerini yapamaz hale gelmişlerdir.
        Konuyu ABD Başkanları dahil olmak üzere ulaşabildiği dünya liderlerine bu şekilde götürerek “Türklere Ruhban Okulunun Açılması için baskı yapılmasını” isteyen Rum Patriği Bartholomeos Bey bu  tezinde başarılı da oldu. Gerçekten son yıllarda ülkemize gelen Hıristiyan devlet başkanları önce Patriği ve Patrikhaneyi ziyaret edip, dua ettiler. Sonra konuyu devlet yönetimi ve hükümetler nezdinde  dile getirerek ülkemize baskı yapıp, adeta bize hesap sormaya başladılar.
        Papaz, aldığı dış desteğe güvenerek işi büyüttü. Ve konuyu bu defa en üst düzey devlet erkanımıza  götürdü. Sırası ile Milli Eğitim Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a çıkarak isteklerini sıraladı.  Ne görüşüldüğünü tam olarak bilmemiz mümkün değil, ama papaz bu görüşmeler sonunda basına verdiği demeçlerde çok olumlu sonuç aldıklarını beyan etti.
        Oysa olayların arakasındaki gerçeğin hiç de Patrik Bey’ in söyledikleri gibi olmadığı biliniyor. Konuyu en iyi bilenlerden biri olan, ayni dine mensup  Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi ERENEROL Hanımefendi çok açık ve net ifadelerle Heybeliada Ruhban Okulu meselesindeki gerçekleri basına açıkladı. Rum Ortodoks Patrikliğinin oynamak istediği büyük oyunu bir daha gözler önüne serdi.
        Sevgi ERENEROL Hanımın 5 Eylül Tarihinde yaptığı Basın Toplantısındaki sözlerini aynen yansıtarak konuya yeniden döneceğim.

  “ BAĞIMSIZ TÜRK ORTODOKS PATRİKHANESİ BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER SORUMLUSU SEVGİ ERENEROL, 5 EYLÜL 2003’TE YAPTIĞI BASIN TOPLANTISINDA HEYBELİADA RUHBAN OKULU'NUN KAPALI OLMADIĞINI ÖNE SÜREREK, ''MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ TARAFINDAN ORAYA BİR MÜDÜR YARDIMCISI ATANMAKTADIR VE BU MÜDÜR HALEN GÖREVİNİN BAŞINDADIR'' DEDİ.
Erenerol, Karaköy’deki Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi İstanbul Baş Episkoposluğu'nda  yaptığı basın toplantısında, 1971 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla yüksekokulların devlete bağlı olarak çalışmasına izin verildiğini hatırlattı.
Sevgi Erenerol, ''Bunun üzerine bu okul orta dereceli Erkek Meslek Lisesi olarak 1971-1972 senelerinde görev yapmıştır. Bu okul kapalı değildir. Halen de açıktır. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından oraya bir müdür yardımcısı atanmaktadır ve görevinin başındadır'' diye konuştu. Fener Rum Patrikhanesi'nin 1984 yılında okulun kapanması için bizzat
başvuruda bulunduğunu, ancak dönemin hükümetinin, bunu kabul etmediğini ifade eden Erenerol, Türkiye Cumhuriyeti'nin, normal şartlarda Heybeliada Ruhban Okulu'nun, papaz yetiştirmesini kabul ettiğini bildirdi.
1984-1985 eğitim-öğretim yılında öğrenci bulunamadığı için okuldaki öğrenime ara verildiğini dile getiren Erenerol, Heybeliada Ruhban Okulu'nun, İlahiyat Fakültesine çevrilmesinin, kanunlara aykırı olduğunu savundu. Fener Rum Patrikhanesi'nin, Heybeliada Ruhban Okulu'na ilişkin açıklamalarını eleştiren Erenerol, şöyle devam etti:
''Fener Rum Patrikhanesi'ne, 'Bizim üniversitelerdeki ilahiyat fakültelerine bağlı olarak bir ilahiyat kürsüsü kurabilirsiniz' denildi. Ama onların amaçları papaz yetiştirmek değil, patrikhaneyi uluslararası bir konuma getirmektir. Çünkü doğrudan kendisine bağlı olacak Uluslararası bir üniversitenin öğrencilerinden dolayı Patrikhane de uluslararası düzeye gelecektir. Şimdi bunların bütün bağırmaları, tekrardan o konuma gelebilmek içindir.''

        Sevgi Hanımın ifadeleri açık ve net. Oynanan oyunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Türkiye’nin bugün içine düşürüldüğü ekonomik bağımlılık ve tamamına yakını Hıristiyan dünyasına olan dış borç yükü Patriğin sesini yükseltmesine imkan hazırlıyor. Ama meydan sandıkları kadar boş değil. Bunu da iyi bilmeleri gerekiyor.
        Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeus’un çabaları ile Türkiye’nin gündeminden düşmeyen “Heybeliada Ruhban Okulunun açılması” konusuna basınımızın namlı köşe yazarları da destek vermektedir. Eski Dışişleri Bakanı Coşkun Kırca Bey, 3 Eylül tarihli Akşam’ın“Günün İçinden”başlıklı köşesinde  özetle şunları söylüyor.

“ Heybeliada'da faaliyet göstermesine devletin müsaade etmediği bir Rum Ruhban Okulu vardır. Yunanistan bizden bu okulun yeniden faaliyete geçmesine müsaade etmemizi ister ve irili ufaklı batı ülkeleri de aynı istemi tekrarlar. Yunan iddiasına göre, bu okulun kapatılması Lozan Barış Anlaşması’na aykırıdır. Çoğu batılı çevrelerin kanaatine göre de okulun kapalı tutulması insan haklarıyla bağdaşmaz.
Lozan Barış Anlaşması’nın 42'nci maddesinin 3'üncü fıkrası şöyle der. 'Türkiye Hükümeti, söz konusu azınlıkların (Gayri Müslim azınlıklar) kiliseleri, havraları, mezarlıkları ve öteki dini kurumlarına her türlü himayeyi göstermeyi taahhüt eder. Türk Hükümeti, bu azınlıkların bugün Türkiye'de bulunan vakıflarına, dini ve hayır kuruluşlarına her türlü kolaylığı gösterecek, müsaadeleri verecek ve yeni dini ve hayır kuruluşları için de benzeri öteki kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir. ' Heybeliada Rum Ruhban Okulu'nun bu fıkra hükümleri kapsamında bulunduğu kolaylıkla savunulabilir."
        Sayın Kırca; “Yunanistan ülkesindeki Türk azınlığın benzeri sorunlarına Lozan Antlaşmasına uygun davranmamaktadır. İşte Türkiye’de bunu öne sürerek bu şekilde davranıyor” diyor ve yazısını şöyle bağlıyor.

 “Bu Okul'un YÖK'e bağlı bir yüksek öğretim kurumu olarak ele alınması ise suni bir anlayıştır ve Türkiye'ye herhangi bir kazanç sağlamaz. Hıristiyan mezheplerinin hepsinde rastlanan uygulama, bu gibi rahip yetiştirme kurumlarının ilgili kiliseye bağlı kendisine özgü dini kuruluş olarak sayılması yolundadır. Türkiye'nin bu anlayışa karşı çıkması için hiçbir ciddi sebep yoktur. Türk Devleti'nin bu Okulu gözetim ve denetim altında tutması ise zaten kamu düzenini koruma kavramının inkarı mümkün olmayan gereklerindendir. Ülkemizde 1830 adet Rum kalmışken Helenizm'in Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar verebilecek kadar güçlü olduğunu vehmediyormuşuz gibi davranmak, devletimizin heybetiyle bağdaşmaz”

        Heybeliada Ruhban Okulundan mezun olacak din adamlarından yararlanacak bir diğer Ortodoks cemaati olan Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenerol Okulun açık olduğunu ve fakat öğrenci bulunamadığı için kapalı olduğunu savunuyor. Olay biraz karışık ve biz anlamakta güçlük çekiyoruz.
        Eğer, Fener Rum Patrikhanesi’nin Ruhban sınıfına ihtiyacı varsa ve bunun için eğitim verecek okulları yoksa, bu okullar derhal açılmalıdır. Aynen İmam Hatipler, Yüksek İslam Enstitüleri veya İlahiyat Fakülteleri şeklinde ihtiyaca göre gecikmeksizin  bu müesseseler kurulmalıdır. Bu şekilde “Müslüman Türkler bizim papaz yetiştirmemizi önlüyor” sloganı artık ellerinden alınmalıdır. Fakat bu okullar Patrikliğin  ve kilisenin emrinde değil ME Bakanlığı ve YÖK denetiminde açılmalıdır. Çünkü bu ülkede Tevhidi Tedrisat Kanununun çıkarılmasının üzerinden tam 79 yıl geçmiştir. Geriye dönüş ise mümkün değildir.
        Gerçek olan şu ki, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi hâlâ dini sahada değil, siyasi sahada gezinmeye devam etmektedir. Patrikhane Osmanlının son günlerinde ve Milli Mücadele dönemlerinde de tamamen siyasetin içinde yer almıştır. Ayni alışkanlıkları devam ettirilmek istemektedir. Bu büyük yanlıştan mutlaka dönülmeli, döndürülmelidir.
        Gazi Mustafa Kemal Atatürk Fener Rum Patrikhanesi’nin ne tür bir melânet yuvası olduğunu çok iyi biliyordu. Gazi Patrikhane ile ilgili düşüncelerini 1923 yılında Hakimiyet-i Milliye’ Gazetesinde yayınlanan yazısında şu şekilde dile getirmiştir.

        "Bir fesat ve hıyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan İstanbul Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir?
         Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesat ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali’nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amâdedir.”

        Atatürk’ün çabasına rağmen Fener Rum Patrikhanesinin Lozan’da kapı dışarı edilmesi mümkün olmadı. Fakat sadece İstanbul’daki Rumların dini işleriyle ilgilenmesi kaydıyla izin verilmesi konusunda taraflar mutabık kalındı.
        Kanunlarımıza göre  Fatih Kaymakamı’na bağlı olan Rum Patrikhanesi’nin başının “ekümenikliği”ni içimize sindirmek mümkün değildir. Patrik Bartholomeos TC. vatandaşıdır. Yasalarımız Patriğe EKÜMENİK(Evrensel) unvanı vermemiştir. Mevcut yasaların vermediği bir unvanı kullanması suçtur ve devleti tanımamak anlamına gelir. Buna rağmen Patrik Bartholomeos kendini EKÜMENİK ilan edebilmekte ve her fırsatta Ekümenik Patrik olarak dünya Ortodokslarının başı olduğunu açıklamaktadır. Yani  T.C. Devletini ve yasalarını tanımadığını ilan etmektedir. Ayrıca T.C Anayasasının değiştirilemez maddeleri arasında bulunan, 2nci Maddedeki Cumhuriyetin Nitelikleri bölümünde vurgulanan LAİK DEVLET ilkesini de ihlal ederek suçunu arttırmaktadır.
        Konu ile ilgili olarak Başbakanlık Müsteşarı Fikret Üçcan imzası ile tüm kamu personelini bilgilendirmek için bir  yazı gönderilmiştir. Gönderilen yazıda;

        “Fener Rum Patrikhanesi’nin Lozan Anlaşması müzakereleri sırasında taraflarca bir nevi mutabakat şeklinde kabul olunan statüsüne göre Fener Rum Patrikhanesi’nin yetkileri İstanbul’daki Rum Ortodoks azınlığın dinî ve ruhani hizmetlerini yerine getirmekle sınırlıdır. Bir Türk müessesesi olan patrikhanenin ekümenlik (cihanşümul, evrensel, dünya çapında) olduğunu iddia etmesi ve bu sıfatı kullanması ülkemiz tarafından kabul edilmemektedir.”denilmektedir.
        Devletimizin hassasiyeti bu şekilde en üst düzeyde belirtilmesine rağmen, Patriğin inanılmaz cesaretini kendisini desteklediklerini sandığı A B Ülkeleri ile ABD’den aldığı değerlendirilmektedir. Ak Parti Yönetiminin “Avrupa Birliği sürecindeki büyük gayretlerine engel olabilir” düşüncesi ile  Patrik Beyin sorumsuz davranışlarını şimdilik görmezlikten geldikleri anlaşılmaktadır.
        Konu son derece hassastır. Her şeyi ile bir Türk Kurumu olan Patrikliğin yüzyılın başından beri Yunanistan’ın Megal-i Ideası doğrultusundaki hedefleri destekler şekilde hareket etmesini Türk kamuoyu yakından bilmekte ve tasvip etmemektedir.
        Ülke başıboş değildir.
        Yetkililerin bu müesseseye çeki düzen vermesi zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Dr.Tahir Tamer Kumkale'nin bu yazısı 9-10 EYLÜL 2003 Tarihli Önce VATAN Gazetesinde yayımlanmıştır.

par Dursun GURSOY publié dans : Iç ve dis aktüalite
ajouter un commentaire commentaires (0)    créer un trackback recommander
Mardi 7 décembre 2004

Türk-Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Sevgi Erenerol, "Atatürk laikliği getirerek misyonerlik okullarını kapatmasaydı, bugün Anadolu'da az sayıda Müslüman kalacaktı" dedi.
Türk Eğitim-Sen tarafından, Başkent Öğretmenevi'nde, "Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri ve Ruhban Okulu" konulu sempozyumda konuşan Erenerol, misyonerlik faaliyetlerinin tek dünya egemenliğini sağlamayı hedeflediğini vurgulayarak, "Küreselleşme diye yutturulmaya çalışılan da budur" diye konuştu.

Öncelikle maddi imkanlar kullanılarak faaliyetler yürütüldüğüne işaret eden Erenerol, "Bu insanlar, (para Allah'tır) sözünden yola çıkarak Morganlar, Rockefellerlar gibi para imparatorlukları kurdu ve dünyanın efendileri olarak yol almaya başladılar" görüşünü dile getirdi.

Bu yolla geçmişte kralların, sonra ulus devletlerinin borçlandırıldığını belirten Erenerol, 90 ülkenin bu durumda bulunduğunu, son kalenin ise Türkiye olduğunu kaydetti. Osmanlılar zamanında 1500'e yakın misyonerlik okulunun faaliyet gösterdiğini belirten Erenerol, şöyle konuştu:

"Atatürk, misyoner okulları için, (bunlar mektep değil, memleketimizin düşman işgali altındaki kaleleridir) derdi. O yüzden, Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk laikliği getirerek bu okulları kapattı.

Türkiye Cumhuriyeti'nde eğer bugün bu ülkenin yüzde 99'u Müslüman'dır diye böbürlenebiliyorsak, bunu Atatürk'e borçluyuz. Atatürk laikliği getirerek bu okulları kapatmasaydı, bugün Anadolu'da az sayıda Müslüman kalacaktı. Çünkü, İzmir'in adı 'Gavur İzmir', Samsun'un ismi 'Levanten Samsun' idi. Ülke Hıristiyanlaşmaya doğru gidiyordu."


http://www.haber3.com/detay.haber3?id=4375
par Dursun GURSOY publié dans : Iç ve dis aktüalite
ajouter un commentaire commentaires (0)    créer un trackback recommander
Mardi 7 décembre 2004
Diyanet İşleri Başkanlığı, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un "Evrensel Patrik"liğini meşrulaştıracak toplantıya bir temsilci gönderdi.
Avrupa Birliği ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'un örgütlediği Belçika'nın başkenti Brüksel'de gerçekleştirilen "Allah'ın uluslararası barışı" konulu konferansta Diyanet İşleri Başkanlığını Bilgi Üniversitesinden Prof. Niyazi Öktem temsil ediyor. Fener Patrikhanesi ve Avrupa Birliği gözetiminde örgütlenen konferans, bugün Patrik Bartholomeos'un yapacağı konuşmayla son bulacak.
19 Aralık'ta başlayan "Allah'ın uluslararası barışı" başlıklı konferans bugün son buluyor. Fener Rum Patriği Bartholomeos kapanış konuşmasını yapacak.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Fener Rum Patriği'nin "Evrensel Patrik"liğini meşrulaştıracak toplantıya temsilci olarak Prof. Dr. Niyazi Öktem'i gönderdi. Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan üst düzey bir yetkili Ulusal Kanal'a şöyle konuştu: "Başkanımız Mehmet Nuri Yılmaz mazeret bildirerek katılmayacağını bildirdi. Ama AB'nin bir toplantısına temsilci göndermek gerektiği konuşuldu."
Yetkiliye, "Niyazi Öktem'i siz mi seçtiniz" sorusunu yönelttik: "Diyanet'i aşan bir olay bu. Daha yukardan seçildi. Sayın Öktem, bizim adımıza orada konuşmaları dinleyecek, gözlemlerde bulunacak ve bize aktaracak."
par Dursun GURSOY publié dans : Iç ve dis aktüalite
ajouter un commentaire commentaires (0)    créer un trackback recommander
Mardi 7 décembre 2004
Şimdi de ekranlarınıza, Atatürk'ün Fener Rum Patrikhanesi üzerine yaptığı iki konuşmayı getiriyoruz. Atatürk, bu konuşmaların ilkini Erzurum'da 22 Ağustos 1919'da yaptı. İkinci konuşma da 20 Ocak 1923 tarihinde.
İşte, bir yanda Avrupa Birliği ve Patrikhane'nin ortak düzenlediği toplantıda Patrik'le yan yana oturan bugünkü Diyanet İşleri, öbür yanda atatürk'ün tavrı...
Mustafa Kemal Atatürk'ün 22 Ağustos 1919'da Erzurum'da yaptığı ve sonradan Nutka da "Belge, 1- Çok gizli tutulacaktır" başlığıyla aldığı, sözleri şöyle:
"Pek sağlam kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira adında bir kurul oluşmuştur. Bunun başkanı Patrik Vekili Droteos, üyeleri: Atinegora, İnoz Metropolidi, Yunan Kaymakamı Giritli Katehakis, Katelopolos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis, Siyari adındaki kişilerdir.
Kurul doğrudan doğruya Venizelos'tan talimat alıyor. Rumların ve Yunan Hükümetinin parasal yardımıyla pek büyük bir sermayesi vardır."
Atatürk, Patrikhane bünyesinde kurulduğunu belirttiği Mavri Mira'nın marifetlerini şöyle sayıyor:
"Görevi, Osmanlı illeri içinde çeteler oluşturmak ve yönetmek, açık hava toplantıları ve propaganda yapmaktır. Yunan Kızılhacı da bu Mavri Mira kuruluna bağlıdır. Görevi görünüşte göçmenlere bakmak gibi insani bir perde altında çete örgütlemek, ihtilal düzenini hazırlamaktır. Bu yolla tıbbi ilaçlar ve sağlık gereçleri adı altında silah, cephane ve donatıyı Osmanlı ülkesine sokmaktır."
Atatürk Fener Rum Patrikhanesi'nin "cephane deposu halini aldığını" söylüyor:
"İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu silah ve cephane deposu durumunu almıştır ve hatta kiliseler tapınma yerinden çok askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır.
Rum okullarının önceden bizim yapıp da şimdi sırası iken ne yazık ki terkettiğimiz izci örgütleri bütünüyle Mavri Mira kurulu tarafından yönetilmektedir. İstanbul, Bursa, Bandırma, Kırklareli, Tekirdağ ve bunlara bağlı yerlerde izci örgütlenmesi tamamlanmıştır. İzciler yalnız çocuklar değildir. Yirmi yaşını aşkın gençler de içindedir. Anadolu'da Samsun ve Trabzon cephane dağıtma yeridir. Uygun bir durumda bir yelkenli Yunan gemisi durmuş olarak cephane ve silahlarla yüklü bu yerlerde bulundurulacaktır. Ermeni hazırlığı da Rum hazırlığı gibidir."
Mustafa Kemal Atatürk'ün diğer bir konuşması da, 20 Ocak 1923'te Hakimiyet- i Milliye gazetesinde yer aldı. Atatürk şöyle diyor:
"Bir fesad ve hiyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebeb olan Rum Patrikhanesi'nin artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde mhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebebler gösterilebilir? Türkiye'nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali'nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir."
(Ulusal Kanal, 20.12.2001)
par Dursun GURSOY publié dans : Iç ve dis aktüalite
ajouter un commentaire commentaires (0)    créer un trackback recommander

Recherche

Texte libre

Anisi 18 kasim ve 1 Aralik ' ta kutlalan aziz anastasia sehit bir türktür ve onun gibi daha bilmedigimiz ve kesfedeceginiz daha nice ortodoks türke rastlamak kimseyi sasirtmasin .

Geçmisini  fransizca olarak koyuyuorum , fakat pek yakinda türkçelestirilecetir .

Le 18 novembre, mémoire du Saint Néomartyr ANASTASE de l'Epire et de DANIEL le musulman converti

Un jour qu'il partait moissonner avec sa soeur et d'autres Chrétiens de son village de l'Epire, Anastase rencontra sur le chemin une troupe de cavaliers musulmans conduite par Moussa, le jeune fils du gouverneur ottoman de la région. Frappé par la beauté de la soeur d'Anastase, celui-ci voulut s'en emparer pour en faire l'objet de son plaisir grossier. Mais Anastase se précipita audacieusement contre les Turcs et laissa à sa soeur assez de temps pour s'enfuir. Chassés par les Chrétiens, Moussa et ses complices allèrent se plaindre auprès du pacha. Celui-ci fit arrêter Anastase et, voyant son courage, entreprit de le convertir à l'Islam. Comme ni les menaces, ni les coups, ni la prison ne pouvaient ébranler la foi du jeune homme, les Turcs essayèrent de le corrompre par des propositions de gloire et d'honneurs mondains, mais ce fut tout aussi vainement.

Or, Moussa, stupéfait de l'attitude d'Anastase, voulut en savoir davantage sur cette foi qui rend les Chrétiens plus forts que toutes les puissances du monde, et il se rendit en secret dans son cachot. Au moment où le geolier ouvrit la porte, Moussa vit deux jeunes gens à l'aspect lumineux qui entouraient le prisonnier et qui disparurent subitement lorsqu'il entra. A ses questions, Anastase répondit qu'il s'agissait des Anges gardiens qui veillent sur les Chrétiens et les assistent en particulier dans les tourments endurés pour l'amour du Christ. Il lui expliqua en outre pourquoi les Chrétiens peuvent mépriser avec tant d'allégrese les plaisirs de ce monde et accepter toutes sortes de tortures dans l'espérance des biens éternels. Le coeur du jeune musulman fut alors touché par la grâce et il se jeta aux pieds du Martyr en lui demandant de devenir Chrétien. Mais Anastase lui demanda d'attendre encore, car sa conversion pouvait entraîner son père à persécuter les Chrétiens de la région.

Quelques jours plus tard (18 novembre 1750), Anastase eut la tête tranchée sur l'ordre du pacha qui ignorait que son propre fils était désormais Chrétien en secret. Comme il devait se rendre dans un village voisin pour assister à des noces, Moussa alla se prosterner sur le tombeau du Saint Martyr et il lui fut accordée la grâce de voir apparaître Anastase tout entouré de lumière, qui l'encouragea à poursuivre son chemin vers le Christ. Guidé par un Ange, il parvint ainsi dans le Peloponèse, où il se mit sous la direction spirituelle d'un vieil ascète, qui complèta son instruction dans les mystères de la foi et dans la vie ascétique. Il se rendit ensuite à Patras et s'embarqua pour Venise, afin d'y être baptisé sans crainte des Turcs. Il reçut alors le nom de Dimitris et partit pour Corfou, où il devint moine dans un monastère cénobitique sous le nom de Daniel. Mais les combats de l'ascèse ne suffisaient pas à étancher sa soif du Christ et, désirant accomplir pleinement sa vocation de Chrétien par le Martyre, il se rendit à Constantinople. Les Chrétiens du lieu le dissuadèrent cependant de s'offrir à la mort, par crainte des représailles qui pourraient suivre sur le restes des fidèles. Il retourna alors à Corfou, où il s'endormit dans la paix du Seigneur, après avoir fondé une église en l'honneur de Saint Anastase.

Créer un blog sur over-blog.com - Contact - C.G.U. - Rémunération en droits d'auteur avec TF1 Network - Signaler un abus